
| |
    I wanted to add my feelings on this Germany -Turkey match..may be we must became lost this match but.in my opinion Germany did not deserve this soccer..
coz,they had a bad play and only Schweisteiger had a successful performance.. we have made more defans mistakes and goal found our goal post.. besides i wanted to congratulations the arbitrator Massimo Busacca for gave us big unfairness he was not fair against us... just look at this position if he didnt see this faul i will cut my head everbody saw this position and Massimo unfortunately didnt
any way congratulations our team they were the best of this match and they did everything it was not up to us unfortunately we were in big gambling cos of the Massimo Busacca....
am not sad coz..the star was the Turkey today...
THANK YOU TURKEY FOR THE ALL AND GENTELMAN PLAYS
yüyeriğine sağlık Türkiyem hepinize tek ek teşekkür ederim bize harika bir semi-final heyecanı yaşattınız unutulmaz dakikalardı umarım harika bir perfomansta dünya kupasında seyredebiliriz
Türkiye: Rüştü Reçber, Hakan Balta, Gökhan Zan, Mehmet Topal, Aurelio, Semih Şentürk, Uğur Boral, Kazım Kazım, Ayhan Akman, Sabri Sarıoğlu, Hamit Altıntop. Yedekler: Tolga, Gökdeniz, Tümer, Mevlüt.
THANKS ALSO our love Arda Turan, Tuncay Şanlı ve Emre Aşık,
For Berk 

Pinhani - Yalnızlık Tesadüfen tanıştık seninle Uzun zamanda alıştık birbirimize Beni benden alırsın istersen ama Yalnızlığım sürer hep derinden Yalnızlık içime işlemiş Çıkartamazsın çünkü o senden eski Bu yalnızlık içime işlemiş Çıkartamazsın çünkü o benden biri Çocukken ben oynardım kendimle Yalnızlıkla hayaller peşinde Şimdi senle beraber olsak da Ben yalnızım yalnızlık özümde Bu yalnızlık içime işlemiş Çıkartamazsın çünkü o senden eski Bu yalnızlık içime işlemiş Çıkartamazsın çünkü o benden biri O senden biri...
Umarım burayı okursun çünki ben gerçekten sıkıldım senin pm lerine cevap yazmadığım halde saldırmaya devam ediyorsun,,,hak ettin bunu 1,Benim Türklüğümden zerre kadar şüphem yok dönde bir kendine aynada bak istersen 2.Nerede paylaşım yağtıgımıza birkez daha kavra or hangi dünyada yaşıyorsun onu bilmiyorum3.Burada birçok yabancı ülkenin insanlarıyla konuşuyoruz onlarla türkçe iletişim kuracak halm yok ayrıca eğer senin amacın türk oldugunu kanıtlamaksa burada bence yanlış yoldasınbu benim yolumun içinde değil cünki ırk ayrımcılıgı gibi bir sorunum yok benim bütün dünya insanlarını seviyorum ki visit my page sende göreceksin nasıl insanlar tarafından sevildiğimi4.Çünki ben doğru oluyorum ve güven veriyorum onlara senin gibi yargılamıyorum dillerini eleştirmiyorum,neden türkçe or ingilizce or portekizce yazıyorsun diye saldırmıyorum5.Bizler ilerliyoruz eğer sen yerinde saymaya devam edeceksen türk oldugunu daha iyi kanıtlamalısınki ben senin sayfanda bir tane bile türkçe şarkı görmedim:) kendini check et önce sonra diğer insanlara saldır,,,Ben tüm müzikleri seviyorum paylaşıyorum ama içimde yetişen müzik tohumlarını Fikret kızılok Bülent ortaçgil gibi dahiyane müzisyenler attı,,senin haberin varmı onuda bilmiyorum??? ama bence başlamak için geç değil hayatın ufkunu daha iyi anlarsın,,,6.Eğer konuştugum bu öz türkçeden anlamazsan ben diğer dillerde devam edeceğim sana anlatmaya 7.Teşekkür ederim umarım anlayışlı olmaya çalışırsın bizler dünyada yaşayan tek ırk değiliz bütün dünya insanlarıyla yaşıyoruz ben ülkemi sviyorum ülke insanlarımı seviyorum ve onlarla yaşıyorum ama sen gördüğüm kadarıyla kendi türklük egonla yaşıyorsun o zaman sana bir tavsiye listene birkaç türk kız ekle so bu kadar yabancı sexy kızlarla görüldüğün takdirde hiçte iyi bir türk izlenimi vermezsinn,,,,,beni rahat bırak hayatını güzel ve saygı çerçevesinde devam ettir SaygılarEsra
MEYVELERİN GÜCÜ MEYVELERİ NE ZAMAN YEMELİYİZ?
Yemeklerden önce meyve yemek sağlığa yararlı olarak kabul edilir. Çünkü meyvelerdeki yararlı maddeleri vücudun aç karnına, tok karnına olduğundan daha iyi sindirdiği bilinmektedir. Bir görüşe göre meyveler hemen yemek üzerine yenmemelidir. Meyve tüketiminde en uygun zaman meyvelerin yemekten iki saat önce veya iki saat sonra tüketilmesidir. Çünkü, meyvelerdeki şeker, yemekten önce veya ayrı olarak daha kolay sindirilir. Meyvelerden sonra salata tipi şeylerle öğüne başlamak yararlı olur. Daha sonra tahıl ürünleri ve sebzelere yer vermek besinlerin vücuda sağlayacağı yararlar açısından doğru olur. Armut: Kalp - damar sağlığı, alçak kan basıncı ve fiziksel performansa iyi gelen vitaminleri barındırır. Brokoli: Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Çilek: Sigara dumanının etkilerini azaltır. Sigara içilen bir odadayken gün boyunca ağza iki çilek atılması önerilir. Elma: Böbeklerin temizlenmesine, sindirim rahatsızlıklarının kontrol edilmesine yardım eder. Greyfurt: Sindirimi uyarır. Diş etlerinin kanamasını azaltır, soğuk algınlığına iyi gelir. Lifleriyle yenirse, kolesterolü düşürür. Havuç: Enerji verir. Karaciğerin safra salgılamasına ve kolesterolü dengelemesine yardım eder. Ispanak: Karaciğeri, lenf bezlerini ve kan dolaşımını uyarır. İncir: Bağırsakları çalıştırır, enerji verir. Cinsel güce yardımcıdır. Karpuz: Kabuğundaki çinko iktidarsızlığa iyi gelir. Böbreği temizler. Kiraz: Kolesterolü düşürür, özellikle sapları idrar söktürücüdür. Kayısı: Kan yapıcıdır. Güzel bir cilt ve saça olumlu etkisi vardır. Kanserin önlenmesinde yardım eden iyi bir karotenoid kaynağıdır. Kavun: Endişe ve uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsak ve cilt kanserine karşı Amerikan Kanser Topluluğu'nca tavsiye edilmiştir. Lahana: Yaşlanmayı önleyici mineral olarak kabul edilen selenyum sağlıklı bir cilt verir, erkeğin cinsel gücünü artırır. Mandalina: Enfeksiyonlarla savaşmayı kolaylaştırır. Muz: Kalbe ve kas sistemine yararlıdır. Yorgunluğa ve ishale birebirdir. Portakal: Soğuk algınlığı, grip, incinme, kalp hastalığı ve felçten korunmaya yardım eder. Sivribiber: Şişkinliği azaltmada faydalıdır. Saçlara, tırnaklara ve cilde çok iyi gelir. Salatalık: Kasları gençleştirir. Deri hücrelerine elastikiyet verir. Sarmısak: Tansiyonu düşürür, kan pıhtılaşmasını azaltır. Bazı mide kanserlerini önlediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği kanıtlanmıştır. Üzüm: Böbreklerin çalışmasını uyarıp kalp atışını düzenler. Karaciğeri temizler. Siyah üzüm kabukları ve çekirdekleriyle yenirse hücre yenileyicidir. Vişne: Mineral ve vitamin deposudur. Koyu renkli vişneler, açık renklilere oranla daha fazla mineral içerir.
Aşağıda göreceğiniz kelime dünyanın en uzun türkçe kelimesiymiş. Yanlış saymadıysam ki iki kez saydım, tam 70 haften oluşuyor. Bir zamanlar herkesin dilinde olan ve söylemesi çok zor olan "çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?" lafına benziyor ancak ben bu en uzun kelimeden bir anlam çıkaramadım. muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine ne demek bu çözen varsa yazsın:)




About Brazil Brazil occupies nearly half the continent of South America and is the fifth largest country in the world. The Atlantic Ocean runs along its entire eastern coast, where two-thirds of its population lives. Ruled by Portugal since the 1500s, Brazil is the only country in the whole continent that speaks Portuguese � all its neighbours speak Spanish. Named after brazilwood, (pau-brasil) an indigenous tree highly valued by early colonists, Brazil is home to both extensive agricultural lands and rain forests. There are several ecological parks and extremely varied ecosystems: the tropical forest in the Amazon, the stunted vegetation in the northeast, the Atlantic Forest in the southeast, the vast marsh lands of the Pantanal in the mid-west and the pampas in the south. People are the essence of the country, and while Brazil is home to a multitude of ethnic groups of varying economic status, there are some characteristics that everyone shares � energy and passion. Much of the life of any Brazilian revolves around family�both immediate and extended. Brazil has the largest Catholic population in the world and the most members of Asian religions in the Western world. Brazilians are sun worshippers and love spending time at the beach. They also like music and dancing and celebrate with many fiestas. Carnaval is celebrated all over Brazil, with the most famous being festivities held in Rio's samb�dromo � a tiered street specifically designed for samba parades. Brazil offers world class travel destinations with unique travel experiences... Rio de Janeiro is the hottest of destinations and very few places in the world match its hospitality and natural charm. Rio is brimming with color, sound, rhythm, and joy, which make it synonymous with Carnaval, happiness, and beautiful people. Rio has music, nightlife, beaches, historical sites and a spirit all its own. The locals are called Cariocas and tend to be extravagant, the intensity with which they live life is legendary and truly remarkable. In the north are the major Brazilian tropical beach resorts areas such as Recife, Forteleza and Salvador da Bahia. Special amongst these is Bahia, with its prevailing African culture, cuisine, music and traditions truly their own. Here the pace and rhythm of life is very linked to history and the joy and warmth of the people make it a unique area. The Country�s capital, Brasilia, is renowned for its futuristic architecture. Home to the Pra�a dos Tr�s Poderes, Pal�cio do Planalto and the National Congress � it is the first modern cultural complex to be included in UNESCO�s list of World Heritage monuments. A rich colonial history exists in the town of Parati, which is an exquisite example of eighteenth-century Portuguese architecture. Other cities with unique cultural heritage include: Ouro Preto, Diamantina, S�o Miguel das Miss�es, Salvador, S�o Lu�s, Olinda, Cidade de Goi�s and Congonhas do Campo. Sao Paulo is a large, metropolis at the heart of a region with 40 million people of varying national origins: Portuguese, Italian, Spanish or Spanish speaking people, German, Arab, Lebanese, and Asiatic. While business dominates Sao Paulo, its museums are among the finest in South America and the city has become legendary for its outstanding cuisine. And, though not as famously wild as Rio, entertainment hot spots have attracted some of the best performers in the world. In Manaus, you can sense the unbelievable grandeur of the world�s largest rainforest � the Amazon. Another example of a very different Brazil culture, the indigenous people of the forest and the (Caboclos mixed white and Amerindian). If you want to visit an atypical Brazil, deeply related with European culture, choose the southern states. Here you find folklore, traditions, music and a cuisine (with beer and wine) strictly rooted in Europe. Blumenau�s Oktoberfest is a three week festival, a replica of Munich�s, an event that calls more than a million people a year, and rivals with events as Rio de Janeiro or Salvador�s Carnivals. The Pantanal, which is the world's largest wetland, covers more than 365,000 square kilometers. During the rainy season, the region experiences extensive flooding, connecting a vast array of swamps, lagoons, backwaters and oxbow lakes and has the largest American concentration of wild life. Iguacu Falls, strung out along a crescent-shaped cliff about 2.5 miles long, some 275 individual cascades and waterfalls plummet up to 269 feet into the gorge below. The thunderous roaring can be heard from miles away. Truly a magnificent site. Country Facts - Full name: Federative Republic of Brazil
- Population: 182.8 million (UN, 2005)
- Capital: Brasilia
- Largest city: Sao Paulo
- Area: 8.55 million sq km (3.3 million sq miles)
- Major language: Portuguese
- Major religion: Christianity
- Life expectancy: 66 years (men), 74 years (women) (UN)
- Monetary unit: 1 real = 100 centavos
- Main exports: Manufactured goods, iron ore, coffee, oranges, other agricultural produce
- GNI per capita: US $3,460 (World Bank, 2006)
- Internet domain: .br
- International dialling code: +55
History and Culture he Portuguese were the first European settlers to arrive in the area, led by adventurous Pedro Cabral, who began the colonial period in 1500. The Portuguese reportedly found native Indians numbering around seven million. Most tribes were peripatetic, with only limited agriculture and temporary dwellings, although villages often had as many as 5000 inhabitants. Cultural life appears to have been richly developed, although both tribal warfare and cannibalism were ubiquitous. The few remaining traces of Brazil's Indian tribes reveal little of their lifestyle, unlike the evidence from other Andean tribes. Today, fewer than 200,000 of Brazil's indigenous people survive, most of whom inhabit the jungle areas. Other Portuguese explorers followed Cabral, in search of valuable goods for European trade but also for unsettled land and the opportunity to escape poverty in Portugal itself. The only item of value they discovered was the pau do brasil (brazil wood tree) from which they created red dye. Unlike the colonizing philosophy of the Spanish, the Portuguese in Brazil were much less focused at first on conquering, controlling, and developing the country. Most were impoverished sailors, who were far more interested in profitable trade and subsistence agriculture than in territorial expansion. The country's interior remained unexplored. Nonetheless, sugar soon came to Brazil, and with it came imported slaves. To a degree unequaled in most of the American colonies, the Portuguese settlers frequently intermarried with both the Indians and the African slaves, and there were also mixed marriages between the Africans and Indians. As a result, Brazil's population is intermingled to a degree that is unseen elsewhere. Most Brazilians possess some combination of European, African, Amerindian, Asian, and Middle Eastern lineage,and this multiplicity of cultural legacies is a notable feature of current Brazilian culture. The move to open the country's interior coincided with the discovery in the 1690s of gold in the south-central part of the country. The country's gold deposits didn't pan out, however, and by the close of the 18th century the country's focus had returned to the coastal agricultural regions. In 1807, as Napoleon Bonaparte closed in on Portugal's capital city of Lisbon, the Prince Regent shipped himself off to Brazil. Once there, Dom Joao established the colony as the capital of his empire. By 1821 things in Europe had cooled down sufficiently that Dom Joao could return to Lisbon, and he left his son Dom Pedro I in charge of Brazil. When the king attempted the following year to return Brazil to subordinate status as a colony, Dom Pedro flourished his sword and declared the country's independence from Portugal (and his own independence from his father). In the 19th century coffee took the place of sugar as Brazil's most important product. The boom in coffee production brought a wave of almost one million European immigrants, mostly Italians, and also brought about the Brazilian republic. In 1889, the wealthy coffee magnates backed a military coup, the emperor fled, and Brazil was no more an imperial country. The coffee planters virtually owned the country and the government for the next thirty years, until the worldwide depression evaporated coffee demand. For the next half century Brazil struggled with governmental instability, military coups, and a fragile economy. In 1989, the country enjoyed its first democratic election in almost three decades. Unfortunately, the Brazilians made the mistake of electing Fernando Collor de Mello. Mello's corruption did nothing to help the economy, but his peaceful removal from office indicated at least that the country's political and governmental structures are stable. Brazil has the sixth largest population in the world--about 148 million people--which has doubled in the past 30 years. Because of its size, there are only 15 people per sq. km, concentrated mainly along the coast and in the major cities, where two-thirds of the people now live: over 19 million in greater Sao Paulo and 10 million in greater Rio. The immigrant Portuguese language was greatly influenced by the numerous Indian and African dialects they encountered, but it remains the dominant language in Brazil today. In fact, the Brazilian dialect has become the dominant influence in the development of the Portuguese language, for the simple reason that Brazil has 15 times the population of Portugal and a much more dynamic linguistic environment.

RJ-Rio-de-JaneiroThe city of Rio is one of the world's most exciting cities to visit. Blessed with a wonderful natural setting, it sits wedged between the mountains and the sea, with lush vegetation, beaches and stunning scenery (such as the mountains of Corcovado and Sugar Loaf). Rio also offers a wide selection of cultural centers, museums, churches, conference centers, shopping centers, parks, restaurants, entertainment; and world class sporting events. And who could forget Carnaval? The almost 8 million locals here samba their way, relaxed and high-spirited, through life.
BA-Salvador is a unique place, where a magical air intermingles with reality to form an unique harmony. The city is divided in two: the Upper City and the Lower, with its striking setting of narrow winding streets and steep hills, and connected by the famous Lacerda Elevator or by the Goncalves and Pilar trolleys. It is know for its 50 some kilometers of beaches, coconut groves, and hundreds of natural swimming pools.
 Sao Paulo The city of Sao Paulo is the largest metropolis and most important financial center in South America. With 17 million people spread over 3,000 square miles, it is the third-largest city in the world. Sao Paulo is a land of every race and nationality. In addition to the Portuguese, many German, Slavs, Syrio-Lebanese, Italians Spanish, Japanese, and more recently Koreans, immigrated to Sao Paulo. Paulistas do basically two things: work hard during the day and party hard at night. Lacking beaches and mountains, their theater is the best in the country, dining out is an almost religious observance, and the music and nightlife never end

Natal
The city of Natal (Christmas, in English) was named after the date of the foundation of the city: December 25th, 1599. Surrounded by hundreds of miles of gigantic dunes, it is best known for its endless sunshine, tropical beaches, surfing conditions and dune buggy rides along the beach.



Total time | 1-1/2 hours | | | | Dough 8 cups all-purpose flour 1 tbsp. salt 3 eggs 3/4+ cup water Filling #1: Meat 4 cups ground meat 1-1/2 cups minced onions 3/4 cup finely chopped parsley 2 tsp. salt 1 tsp. black pepper Filling #12: Meat & Pumpkin 2 cups ground meat 1-1/2 cups minced onions 2 cups pumpkin, or pumpkin and carrots, peeled and finely chopped 2 tsp. salt 1 tsp. black pepper |
| | | | Combine all but 1/2 cup of the flour, and the salt, in a bowl. Make a well in the center and add the eggs and water. Mix well, then knead for 10 minutes or until the dough is smooth and slightly stiff. Divide it into three parts, cover with a damp towel and let it rest for 30 minutes. While the dough rests, prepare one of the fillings. Combine all of the filling ingredients and mix well. On a floured surface, roll out one ball of dough to 1/4" thickness, sprinkling lightly over the top with flour. Cut the dough into 1" squares. Place 1/2 tsp. of filling into the center of each square. Bring the corners together, sealing and pressing it into a tiny bundle; or fold it into a triangle. Seal the dough by pressing the edges together. Place the manti on floured baking sheet. Repeat with the rest of the dough and filling. Fill a large pot with water, add salt and bring to boil over medium heat. Add the manti and stir gently to keep them from sticking to each other. Do not crowd the pot. Reduce the heat and simmer, uncovered, for 15-20 minutes, stirring occasionally, until the manti are tender but firm. Alternately, manti can be steamed in a well-oiled steamer; this takes a little more time, about 30-45 minutes. If you are preparing manti filled only with meat, prepare the sauces. Combine the minced tomato, butter and cayenne in a heavy saucepan over medium heat. Bring to a simmer and cook for 5 minutes, then turn off the heat and cover the pot to keep warm. Whisk together the yogurt and minced garlic and set aside. When the manti are ready, transfer them to a serving dish. For meat-filled manti, pour the yogurt-garlic mixture on top, then drizzle with the tomato sauce and serve hot. For meat and pumpkin-filled manti, garnish with melted butter and sour cream.
  
kim sevmezki bu yemeği (şuan yiyorumda aklıma geldi paylaşim dedim )
|
Singer :Fikret Kızılok 1946 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Fikret Kızılok'un müziğe ilgisi Galatasaray Lisesi ilkokul kısmında okurken başlar. İlk enstrümanı kendisini yaş gününde armağan edilen kırmızı bir akordeondur. İlk müzik derslerini sınıf arkadaşlarından birinin klarnetçi olan babasından alır; ilk konserini de bir 23 Nisan'da Taksim Belediye Gazinosu'nda düzenlenen okul müsameresinde verir. Fikret Kızıok ve orkestrası adlı küçük grubun elemanları Kızılok'un sınıf arkadaşlarıdır ve çaldıkları halk türküleri ile alkış alırlar. Ortaokul ve lise yıllarında bu konserler surer; başka okullara da giderler. Bu yıllarda grup elemanlarıyla birlikte orkestranın adı da değişir: Fikret Kızılok ve Veliahtları, sanatçının adını okul müsamereleri dışında duyurduğu ilk grup olur. Lise yıllarında akordeonunu bırakır Kızılok ve eline gitarı alır. Bu dönemde en büyük destekçileri aynı lisenin daha alt sınıflarında okuyan ve müziğe o yıllarda başlamış Timur Selçuk ve Barış Manço'dur. Liseden mezun olduktan sonar Veliahtlar ile çalışmayı sürdürür Kızılok. Ailesiyle Kadıköy'de yaşar ve konserlerini de daha ziyade bu yakada verir. Aynı dönemde Kadıköy'de Cahit Oben'in kurduğu Sailors adlı grup fırtına gibi esmektedir. Kızılok ve Oben eski arkadaşlardır ve gruplarını dağıtarak yeni bir grup kurmaya ve profesyonel müzik hayatına atılmaya karar verirler. Yanlarına bas gitarcı Koray Oktay ve davulcu Erol Ulaştır'ı alırlar; böylece Cahit Oben 4 doğar. Kendilerini "daha ziyade Beatles tipi müzik yapan bir grup" olarak tanımlayan Cahit Oben 4, İlham Gencer'in işlettiği Çatı gece kulübünde programlar yapmaya başlar, bir yandan da mahalle konserlerini sürdürür. Bu arada kendi paralarıyla iki 45'lik plak doldururlar. Bunlardan ilkinde iki yabancı şarkıyı yorumlarlar: "I Wanna Be Your Man" ve "36 24 36". İkinci plaklarında daha "kendilerine" dönerler. Plağın ilk yüzünde "Silifke'nin Yoğurdu" vardır; diğer yüzü ise bir bestedir:"Hereke", aynı zamanda Kızılok'un plak olarak yayınlanan ilk bestesidir. Cahit Oben 4 ilk önemli başarısını 1965 yılında düzenlenen altın mikrofon yarışması ile yakalar. "Batı müziğinin zengin şekil ve tekniklerinden faydalanılarak yine Batı müziği aletleriyle çalınmak suretiyle Türk Musiki'ne yeni bir yön vermek için" Hürriyet Gazetesi tarafından düzenlenen bu yarışmaya "Halime" adlı düzenlemeriyle katılan grup dördüncü olur. Cem Karaca'dan Erkin Koray'a, Moğollar'dan Haramiler'e pek çok sanatçı ve grubun önünü açan Altın Mikrofon, Kızılok'un hayatında önemli bir yere sahiptir. Ancak bu başarı gruba uğurlu gelmez: Cahit Oben Ankara Maarif koleji öğrencileriden Füsun Önal ile nişanlanır ve müzik hayatını onunla sürdürmeye karar verir; grup kısa bir süre sonar dağılır. Fikret Kızılok Cahit Oben 4'le çalışmalarını sürdürürken girdiği dişçilik yüksekokulundaki eğitimini sürdürür. Bir süre sadece okulyla ilgilenir. Müzikten kopamayacağını anladığında ilk solo plağını doldurur. Dört şarkılık bir EP'dir bu: "Ay Osman - Colours / Sevgilim-Baby". Bu plak o yıllarda fazla ses getirmez. Bunun üzerine Kızılok okulunu bitirmeye karar verir. Yine de zaman zaman arkadaşlarının kurduğu 'Kaygısızlar'la birlikte çalışır, Barış Manço'ya eşlik eder. Dişçilik Yüksekokulu'nun son sınıfında okurken mahalleden arkadaşı Arda Uskan ile bir yolculuğa çıkar; müzik hayatını tümüyle etkileyecek bir yolculuktur bu. O dönem ağırlığını iyice hissettiren aranjmanların dışında bir şeyler üretmeyi planlar, sazını kaptığı gibi Anadolu'ya gider ve Aşık Veysel ile tanışır. O dönemde kendisiyle yapılmış bir söyleşide şunları söyler: "Seyahati çok sevdiğim için Anadolu'nun gezmediğim yeri kalmamıştı. İşte bu seyahatların birinde yolum Veysel'in köyüne düştü. Veysel'i dinledim, sazını dinledim. Ve aşık oldum. İstanbul'a dönünce onun hakkında ne buldumsa okudum, dinledim. Bir iki ay sonra artık içim dışım Veysel olmuştu. Onun hissettiklerini içimde hissediyordum. Artık duramıyor, dayanamıyor, Veysel'den söylemek ve sesimi herkese dinletmek istiyordum." Bu düşünceyle gitarını eline alan Kızılok stüdyoya girer ve Aşık Veysel'in "Uzun İnce Bir Yoldayım" türküsünü yeni bir düzenlemeyle kayda alır. Bunu bir 45'lik olarak yayınlar. İkinci solo 45'liğidir bu; Fikret Kızılok'un hayatında da önemli bir dönüm noktası... Arka yüzünde sözlerini kendi yazdığı bir halk şarkısı, "Benim Aşkım Beni Geçti" yer alır. O güne dek sürdürdüğü suskunluğu ve bunu bozmasının nedenini de plak kapağında şöyle açıklar: "Piyasa, öylesine Türk benliğinden uzak melodilere kucak açmıştı ki, beni dinlemeyeceklerdi bile. Bugün ise durum büyük bir hızla değişiyor. Bu öz benliğimize dönüşte ben de üzerime düşen görevi yapmaya karar verdim..." Plak kapağındaki yazıda Kızılok şöyle tanımlanır: "Darmadağınık saçları, elinde gitarı, düşlerinde şipşirin köy çocukları ile, ince uzun yolların, uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ bulutlarının çocuğudur Fikret Kızılok... Pakistan'dan Paris'e kadar, dünyanın dört bucağını, yüreğinde delice esen dağ rüzgarları ile birlikte gezmiş, bütün bu ülkelerin halk şarkılarını incelemiştir. Yıllar boyu." Kızılok'un Sivrialan yolculukları plağın çıkışından sonra da sürer. İkinci gidişi daha önemlidir. Yıllar sonra şöyle anlatır bu gidişini: "Sonra tekrar, yalnız gittim. Bu ikincisinde kar yağdı, kasımdı, kapandı yollar. Ve ben orada üç ay kaldım. Üç ay kalınca ben değiştim. Adamcağız saz çalıyor, bende de gitar var. Uymayan bir şeyler var, fakat o kadar yakınında yollar var ki... Onun şarkısını filan da aranje etmek istemiyorum. Ne yapayım, ne yapayım derken, bir dizeyi yazmış fakat besteleyememiş olduğunu gördüm. 'Yapayım mı bunu' dedim, 'yap' dedi. 'Yeter gayri, yumma gözün kör gibi' diye bir şarkı. Geldim İstanbul'a bunu yaptım ve 22 yaşında meşhur oldum." (Express 47; 17 Aralık 1994) "Yumma Gözün Kör Gibi ! Yağmur Olsam", Kızılok'un asıl çıkışını yaptığı plak olur. Her iki beste de Fikret Kızılok'undur. Plakta, gitar, tumba ve sazın yanında değişiklik olsun diye enstrüman olarak tahta ve taş kullanır Kızılok. Şarkılar çok beğenilir, plak çok satar ve sanatçı ilk altın plağını alır. Bu başarının ardından fazla ara vermeden bir 45'lik daha yapar Kızılok. Ancak bu kez kendisine ait bir şarkıyla ortaya çıkar: "Söyle Sazım". Plak kapağında, "Türk geleneklerine uygun 17 perdeli 'Hüseyni' düzende üç değişik sazın batı anlayışında ve çoksesli olarak kullanıldığı" bir şarkı olarak tanımlanır bu. Plağın arka yüzünde Kızılok'un Karacaoğlan'dan bestelediği "Güzel Ne Güzel Olmuşsun" vardır. Her iki şarkıda da kendisine Nedim Demirelli eşlik eder. Plak, listelerde de kendisini gösterir ve haftalarca 1 numarada kalmış olan Barış Manço'nun "Dağlar Dağlar"ını devirerek liste başı olur. 1970 yılını bu iki plakla kapatır Fikret Kızılok. Bu plaklar yıl sonunda Hey dergisi tarafından düzenlenen 'Yılın Müzik Oskarları' anketinde görülmemiş bir başarıya imza atar: "Söyle Sazım", Yumma Gözün Kör Gibi" ve "Güzel Ne Güzel Olmuşsun", Barış Manço'nun "Dağlar Dağlar"ının ardından sırasıyla ikinci, üçüncü ve dördüncü olur. Fikret Kızılok da aynı ankette 'Yılın Erkek Şarkıcısı' seçilir. O dönemde, Türkçe konuşan, Türkçe düşünen bir birey olarak sanatçıların yüzünün `kendilerine' dönmesini savunur ısrarla. Batıcılığın, batı hayranlığının ülkeye ve müziğine bir şey getirmeyeceğini söyler. Hatta, şarkırlarından birisini radyo programında 'aranjman' diye anons ettiği için Sezen Cumhur Önal'a dava açar ve kazanır. Popüler olmak için bu işi yaptığını söyleyenler olsa da bu, Kızılok tarihinde hoş bir anektod olarak kalır. 1970 yılının getirdiği başarıların ardından bir süre plak yapmayan sanatçı Çiğdem adlı genç bir şarkıcının "Dağlar Ağlar Ağlar Pir Sultan Deyi / Nenni, Nenni" adlı plağının düzenlemelerine imza atar. Bu arada bir Anadolu turnesine çıkar. Turne sırasında Siverek yolunda donma tehlikesi geçirir; bir kamyon şoförü tarafından kurtarılır. Bu olayın ardından bir plak yapar ve "Emmo" adlı bestesini bu kamyon şoförüne ithaf eder. Plağın arka yüzünde Ahmed Arif in şiiri üzerine bestelediği "Vurulmuşum" adlı şarkı vardır. Kızılok, 1972'de bu şarkıyla Bulgaristan'da yapılan Altın Orfe festivaline katılır. Sanatçı, bu plağıyla şirketini de değiştirmiş ve Sayan Plak'tan Grafson'a geçmiştir. 1973'te bu şirket etiketiyle bir dizi plak yayınlar. Bu plaklarda yer alan şarkılar, Kızılok'un yazdığı "Bir Ali Var" adlı oyunun bölümleridir: "Gün Ola Devran Döne", "Anadolu'yum", "Leylim Leylim (Kara Tren)", "Köroğlu Dağları", "Tutamadım Ellerini" ve "Gözlerinden Bellidir". Yazılan, ancak bugüne dek sahnelenmeyen bu oyunun şarkıları başka sanatçılar tarafından da seslendirilir: "Kime Sormalı"yı Dönüşüm eşliğinde Tansu, "Duyar mısın"ı ise o dönemde ününün doruğunda olan Timur Selçuk yorumlar. Bu arada "Köroğlu Dağları" şarkısının başında kullandığı sitar, Kızılok müziğinde bir yeniliktir. Bu plakların art arda yayınlanmasının ardından kaybolur Fikret Kızılok. Diş hekimi olmuş ve muayenehane açmıştır. Plak şirketini de değiştirmiş ve Şah Plak'a transfer olmuştur. Bu şirket hesabına ara ara plak yayınlar sadece. Bu arada onu çok üzen bir olay olur: 21 Mart 1973'te Aşık Veysel ölür. Haberi alır almaz Sivrialan'a gider Kızılok. Veysel'in cenazesine katılan tek sanatçıdır. O kadar üzülür ki, sazını Veysel'in mezarı başında kırar; bir daha da eline saz almaz: "Dördüncü Sivrialan ziyaretimde Aşık Baba'mın toprağı ile karşı karşıya olmak çok acı. Ama o, sadık yarine kavuştuğu için mutlu. Bu saza onun elleri değmişti. Parmakları bana usül öğretmişti. Ustam öldü, toprak oldu. Ustamın parmaklarına değen bu sazın da toprak olması gerekir. Artık ona can veren parmaklar yok." (Hey; 11 Nisan 1973) Veysel'in ölümü üzerine kendini tümüyle diş hekimliğine veren Kızılok 1975'te Tehlikeli Madde adını taşıyan yeni grubuyla uzunca bir Anadolu turnesine çıkana kadar ortalıkta gözükmez. Turnenin ardından İstanbul'da seri konserler verir. Zafer Dilek Orkestrası elemanlarından Ataman Hakman ve Sahir Kayahan, bir ara Moğollar'ın klavyeciliğini üstlenmiş olan Turhan Yükseler, daha önce amatör çalışmalar yapmış olan Siret Yurtsever ile Eser Sayıner, Tehlikeli Madde'nin elemanlarıdır. Tehlikeli Madde ile folk motiflerinin rock ile harmanlandığı şarkılar yapar. Giderek folk motiflerinin yerini daha alaturka sesler alır. "Haberin Var mı / Kör Pencere - Ay Battı", bu dönemin en önemli plağı olarak dikkat çeker. Ahmed Arifin "Sevdan Beni" ve "İçerde" adını taşıyan iki şiirinin Kızılokça yorumudur bu şarkılar. "Kör Pencere"ye bağlı olarak plağa atınan "Ay Battı" ise, popüler müziğimizin enstrümantal şarkıları arasında özel bir yere sahiptir. Bu plaktan sonra yapılan "Anadolu'yum 75", daha önce yayınlanan aynı adlı şarkıya bir göndermedir. Hatta plak aynı kapak içinde piyasaya sürülür. Ancak pek iyi eleştiriler almaz. Hey dergisinde yayınlanan bir yazıda şöyle denilir: "...samimi düşüncemiz, artık sanatçının stilini değiştirmesi gerektiği merkezinde." (Hey; 19 Kasım 1975) Plağın arka yüzünde Mahzuni Şerif'in bir türküsünü yorumlar Kızılok: "Darağacı". Aynı türküyü aynı günlerde Edip Akbayram ve Dostlar da plak yapmak istemektedir. Ancak, Kızılok'un daha erken davranması yüzünden bu kararlarını değiştirirler. Son 45'liği ise Mart 1976'da yayınlanır. Mahzuni Şerif'ten "Biz Yanarız" ve vazgeçemediği Veysel'den "Sen Bir Ceylan Olsan" adlı türküleri yorumlar sanatçı bu plağında. Plak yine eleştirilir. "Fikret Kızılok'un kendini yenileyeceği günleri bekliyoruz" gibi ifadeler kullanılır bu eleştirilerde. Kızılok, bütün bunlar üzerine ortadan kaybolur. Bir yıl sonra, 1977 ortalarında, 1971-'72 yıllarında yaptığı ancak o güne dek yayınlamadığı kimi kayıtları bir albüm olarak piyasaya sürer. "Not Defterimden" adını taşıyan bu albümde Kızılok'un deneysel çalışmaları vardır: Atonal bir altyapı üzerine Nazım Hikmet şiirini koyar ve kendi deyimiyle "şarkıcılığı değil, müzisyenliği" dener. Ancak dönemin 'nazik' siyasi ortamında bu albüm fazla ortalarda gözükemez. Nazım Hikmet adının da etkisiyle çıktıktan kısa bir süre sonra toplatılır. Yeniden yayınlanması ise 1993'ü bulur. Bu arada Varşova'da bu albümüyle iki ödül alır. Ancak, plağın toplatılması onu etkiler ve Fikret Kızılok, müziği bıraktığını açıklar. O güne dek 13 altın plak ve çeşitli ödüller alan sanatçı, bundan sonra derin bir sessizliğe gömülür. Buna gerekçe olarak da "hazırladığı yapıtların ticari olmadığı gerekçesiyle plakevleri tarafından geri çevrilmesini" gösterir ve bir daha profesyonel olarak müzik hayatına dönmeyeceğini bildirir. (Hey, 22 Ağustos 1977) Yıllar sonra döner Fikret Kızılok, hem de popüler müziğin en muhteşem albümlerinden birisine, "Zaman Zaman"a imza atarak... Yıllar geçtikçe Kızılok söylemlerini sertleştirir. Çekirdek Sanat Evi'nde kendi çizgisine yakın gördüğü Bülent Ortaçgil ile birlikte ve solo verdiği konserlerin yetersiz teknikle kaydedilmiş parçaları kasetlere aktararak piyasada kabul gören müziğe bir ölçüde alternatif yaratmaya çabalar. İkili 'Biz şarkılarımızı pazarlamayız deterjan gibi' diyerek arabeskten yana esen rüzgara karşı durmaya çalışırlar. İki ozan daha sonra 'Pencere Önü Çiçeği' adlı stüdyo albümünü piyasaya sürer. Bu albümde Türk Yunan dostluğundan, çarpık entellektüelliğe, medyanın ninnilerinden Ajda Pekkan'a kadar birçok şeyi eleştirirler. Ancak zamanla Ortaçgil'in mistik çözümleriyle Kızılok'un nesnel saptamaları ve görüşleri arasındaki çatışma su yüzüne çıkmış, bu ilginç projenin sonunu hazırlamıştır. 'Zaman Zaman' albümünde aşk şarkıları söyleyen Kızılok 90'ların başında, yükselen değerlerin yarattığı hilkat garibesi magandalara 'Vay Hayvan Vay' (Why High One why) diyerek sesleniyordu. 'Yana Yana' albümündeki aşk şarkıları arasına sıkışan bu beste hak ettiği ilgiyi bulamamıştır. Bir süre sessiz kalan Fikret Kızılok, sonra art arda 'Demirbaş-Müzikal Vaziyetler', 'Vurulduk Ey Halkım', 'Devrimcinin Güncesi' albümlerini yayımlayarak aydınlık Türkiye'den yana olan tavrını net bir şekilde otaya koyar. Boyalı basın, bir yandan Kızılok'a 'Protest Müziğin ünlü ismi' etiketini uygun görürken diğer yandan, tükendiği ve çareyi, modası geçmiş sloganlarda aradığını yazar. Aşık Veysel'lerle, Karacaoğlan'larla başlayan serüven çağdaş değerleri müzik yoluyla arayan bir çabaya dönüşmüştür. Fikret Kızılok, müziğe başladığı ve sürdürdüğü ilk yıllarını şöyle aktarır;'1960-70'li yıllar bizler için, dünyayı değiştirebiliriz, umutlarıyla geçen gençlik yıllarıydı. Kendimizi ifade etmemizin de dışa vurumu, şarkılarımız, türkülerimiz, öykülerimizdi. İlericiydik, haklıydık, aceleciydik...'
         
| | | | | Zamanı takvimle ölçüyoruz ama hangi takvimle? Çağlar boyu bir çok takvim kullandık ve hala zamanı ölçme konusunda emin değiliz. Yaşamımızdan yıllar eksiliyor veya fazla geliyor. Şu an, hangi yılda olduğumuz bile kesin değil. Gerçek takvim beynimizde ve onun yönettiği kalp atışlarının sayısında saklı; belki de gelecekte kalp atışı sayısına göre zamanı belirleyeceğiz...
Kaç yıl yaşadınız? Ya da, kaç yaşındasınız? Ne kadar zamandan beri bu gezegende yaşıyorsunuz? Örneğin, 30 yaşındayım, dediniz... Peki ama nereden biliyorsunuz? Emin misiniz? Nüfüs kağıdınıza bakarak bunu söylüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü bu sizin hukuk yaşınızdır. Yok eğer annenizin veya babanızın size söylediği zamana göre yaşınızı söylüyorsanız, yine yanılıyorsunuz çünkü bu kez onların hukuki zamanlarını kullanıyorsunuz. İyi de acaba, gerçekten kaç yaşındasınız?İşin aslına ve bu yazının gittiği yöne bakacak olursanız, hiçbirimiz yaşadığımız veya dünyada bulunduğumuz zaman diliminin uzunluğunu gerçekten bilmiyoruz. Eğer zaman konusunda, yakın bir gelecekte, halen kullandığımız zaman ölçülerini bir yana bırakıp, kozmik takvime göre bir düzenleme yapmazsak, geçmiş yanılgılarımızı gelecekte de yineleyecek ve şu an pek farkında olamadığımız ciddi hataları yineleyip duracağız. 969 yıl yaşayan peygamber... Güneş bize zamanı belirler, dünyamızın onun çevresindeki bir turu bize bir günü yani 24 saati verir, diğer ölçü gök objemiz ise Ay´dır, tam bir hesaba kalkışırsak, 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 2.8 saniyede bir aylık bir zaman ortaya çıkar. İlk insan toplulukları, Güneş´in değişiminden çok Ay´ı daha kolay izliyorlar ve biraz da karanlığı aydınlattığı için, zamanı Ay´la belirliyorlardı. Hatta ilkel toplumlar, zamanı mevsimlere göre ölçüyorlardı. Örneğin, yağmur mevsimi yılın başı olarak kabul edilirdi yani İlkbahar ve Sonbahar yağmurları birer yıl olarak alındıklarında, bize göre bir yılı iki yıl olarak yaşamış sayılırlardı. O zaman çok uzun bir ömür ölçüsü ortaya çıkıyordu. Tevrat´da adı geçen çok uzun ömürlü peygamberlerin farklı bir zaman ölçüsüyle değerlendirildikleri düşünülmelidir. Peygamber Methusalah´ın 969 yıl yaşadığı yazılmıştır ama bu süreyi, günümüz takvimi ile değerlendirecek olursak, 79 yıl yaşadığını anlarız. Yıl ölçüsü, bugün için 12 aydır, buna bir yıl deriz. Ama Ay takvimi ile farklı bir yıl buluruz yani Müslüman zaman ölçüsü Hicri takvimde olduğu gibi. Hicri takvimde de, 12 ay vardır, aylar 29 veya 30´ar gün çekerler ama Ay günlerine göre, bir ay 29.53 gündür ve 12 ayın toplamı bu hesapla 354.36 gün olarak ortaya çıkar. Bundan ne mi olur? Hicri ve Miladi takvim birleşecek; Cevap açıktır; her yıl bu düzeni sürdürürsek, üçüncü yılda, yeni yıl bir gün önce. altıncı yılda iki gün önce başlayacak ve bu eksilme sürüp gidecektir. Sonuçta 60 yılda, 20 gün eksilecektir, peki ama tüm yaşamda 20 gün nedir ki? Ama bu kadar değil! Güneş´in çevresinde dönüş süremiz 365 gündür fakat yukardaki Ay hesabına göre, bu süre 11 gün daha kısadır yani yılda bir 11 gün daha kaybediyoruz, üç yılda bu süre 33 gün yani bir aydan fazladır. O zaman 33 yıl sonra 363 günü yani yaşamımızdan yaklaşık bir yılı yitiririz. O zaman da, Hicri tarih sürelerini hesaplarken ortaya ciddi farklılıklar çıkacaktır. Peki ama hangisi doğru? Hicri takvimin 9.ayı Ramazan´dır, gün ışığında oruç bir ibadet olarak Ramazan boyunca yerine getirilir, ışık bitince de oruç sona erer. Bu Allah´a ibadetin yanısıra, O´nun yarattığı yaşam kaynağı Güneş´e gösterilen saygının da bir tür ifadesidir ama Ramazan, dünyanın dönüşü doğrultusunda, mevsimlerin dönüşümü ile orantılı olarak her 33 yılda bir döner, yani mevsim değiştirir, uzun bir hesap sonucunda, oruç tutma süreleriyle, gündüz uzunluklarının ters orantılı oldukları görülür. Bu da bize yine gün hesabının değişkenliğini gösterir; Hicri takvim, Hz. Muhammed´in Mekke´den Medine´ye Hicret tarihi olan miladi 622 yılı ile başlar. Ama yukardaki kayıp gün hesabının sonucunda görülür ki; her iki takvim birbirine yaklaşmaktadır, hesaplamalar sonucunda görürüz ki, 20.874 yılında Hicri ve Miladi takvimler bir olacaktır ama buna daha çok zaman var... Şu an hangi yıldayız? Miladi takvimin babası, Roma İmparatoru Jül Sezar´dır, bilinen Güneş Yılı hesabıyla takvim yapılmıştır. Modern astronomide bu değerin kökü dünyanın Vernal Ekinoks´u yani İlkbahar´ın ilk günüdür. Sezar´ın sistemi, MS 325´de İznik Konseyi´nde kabul edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir ama yanlıştır. Çünkü vernal ekinoks yani baharın ilk günü hem her yıl değişmekte, hem de Ekvator´dan kutba doğru farklılık göstererek ayrı günlerde oluşur. Bu sisteme göre, her 400 yılda bir, üç yıl kaybedilir ve bu kayıp oranı katlanarak artar. Kısacası bu takvime göre, bugüne kadar 146.097 gün yani 97 artık yıl kaybı vardır; bu da 12 yıl demektir. Bir gariplik daha var; 1582´de Hristiyan dünyası ikiye ayrıldı; Protestanlık kurulmuştu, o zaman Paskalya törenleri temel alınarak yeni bir zaman ölçüsü ortaya çıkarıldı, bu kez 11 günlük bir zaman farkı vardı. Sonuç tuhaftı; çünkü Katolikler George Washington´un doğum gününü 11 Ocak´da kutlarken, Protestanlar 22 Ocak´da kutluyorlardı ve bu olay sürdü gitti. Bu defa 1800´ler de Ortodokslar, iki sistemin ortasında bir düzenlemeye giriştiler, İlkbahar gününü 5 gün farklı kabul ederek Gregorian Takvim´e yeni bir düzen getirdiler ve Ortodoks Rusya´da bu sistem kabul edildi ve tabii işler iyice karıştı. Artık yıllar tamamen değişiyor ve 40 yaşındaki biri üç yaşında gözüküyordu. Elbette ki tüm bu karmaşa adına takvim denen basılı kağıtların üzerinde; tüm takvimler aynı içerikte ama zamanı gerçekten belirleyen mevsimsel dönüşümler ve Güneş olduğuna göre gezegenin çeşitli yerlerinde farklı hesaplar yapılabilir. Özetle bir zaman paradoksu ile karşı karşıyayız ama biz gerçekten kaç yaşındayız? Yani dünyanın her yerinde aynı zaman ölçüsünü kullanmamız zor gibi görünüyor. Halen kullanılan Julien Takvimi´ne göre bir insan doğum gününü, her yıl 13 gün daha önce kutluyor ve yaşını ancak göreceli olarak bilebiliyor. O zaman, 40 yaşındaki bir insan o yaşa kadar 520 gününü yitirmiş oluyor yani 40 yaşını kutluyor ama aslında 40 yaşında olmuyor. Hz İsa ne zaman doğdu? Matta İncili 2/1´i okuyoruz; "Hz İsa, Bethlehem´de Kral Herod döneminde doğdu..." O tarihte geçerli olan, kayıtlarda Herod döneminde kullanıldığı görülen Dionisos Takvimi´ne göre, İsa´nın doğduğu yıl 1. yıl değil aslında 4. yıldır; bu kez de şu andaki takvime göre 4 yıl önde olduğumuz ortaya çıkar yani şu anda 2000 yılındayız. Yani 4 yıl daha yaşlıyız. Yine Matta İncili, doğan peygamberden korkarak, iki yaşındaki tüm çocukların öldürülmesini emreder ve ardından ölür, yani Hz. İsa Herod öldüğünde, İncil´e göre iki yaşındadır, işler iyice karışıyor. İncil´deki zamanlamaları toparlarsak, artı eksi sonuçta 17 yıllık bir zaman kaybı karşımıza çıkar ve bir kez daha farklı bir zamanda oluruz; demek ki, şu anda 1979 yılındayız. Peki öyleyse, gerçek nerede? Zaman içinde zamansızlığı mı yaşıyoruz? İnsanlık dinsel inançlara göre zamanı ölçtüyseler, aynı yılda doğmuş çeşitli inançlardaki insanlar, Budist, Hindu, Protestan veya Müslüman ayrı yaşlarda mı oluyorlar? Zira, Uzak Doğu´da karmaşa iyice büyüyor. Güneş´in ve dünyanın karşılıklı konumları bir başka fenomen; dünyanın Güneş´in çevresinde ne zaman dönmeye başladığını bilmiyoruz, kendi kendimize ölçüler kolmuş, tarihler, yıllar belirleyip duruyoruz. Kimbilir, 500 yıl sonra nasıl bir takvim kullanacağız? Kalp atışları zamanı belirliyor... Bilinen resmi kaynaklara göre, en uzun yaşamış insanlardan birisi 115 yaşında ölen bir İngiliz kadındır, bu yaşa bilim tarafından üst tavan kabul edilir yani insanın yaşayabileceği en uzun süre 115 yıl civarıdır. Diğer canlı türlerine geçelim; ağaçlar hariç tabii çünkü onlar çok yavaş yaşıyorlar ve hareketsizler yani aktif bir yaşama sahip değiller. Balıklar için yapılan araştırmalar sürüyor; bilim gerçek anlamda yaşlanarak ölen bir balık ömrünü henüz kesin saptamış değil; bir bilimsel araştırmaya göre balıklar yaşlanmıyorlar; nitekim, birçok efsanede çok yaşlı balıklar vardır, bir Kelt yazmasında 200 yıldır aynı gölde yaşayan bir balıktan söz edilir. Deniz canlılarının en uzun ömürlü canlısı 200 yılın üzerinde yaşayan Galapagos kaplumbağalarıdır ve onlar da çok yavaş hareket eden hayvanlardır. Papağan veya kuğular gibi... Bu araştırmaya göre zeka, yaşlanmayı hızlandırmaktadır. Fil fareden daha uzun yaşar ama tüm bunlara rağmen insanın avantajı yine zekasıdır çünkü yüz yaşına gelmiş bir insan, diğer tüm uzun ömürlü canlıların ölümlerine tanık olur zira zekasıyla yaşamayı bilen ve doğanın sayısız ölüm nedeninden olabildiğince kurtulmayı beceren tek canlı türüdür. Ama yine de, İnsanoğlu´nun yaşamı yüz yılı aşamaz, bunun bir nedeni de duygusallığıdır... Fiziksel boyut, metabolizmayı etkiler bunun göstergesi kalp atışlardır; ortalamalara bakarsak, farenin kalbi dakikada 590 defa çarpar, köpeğinki 95 defa, insanınki 72 defa, filin kalbi ise dakikada 30 defa çarpar. İşte, ömrün zaman ölçüsü buna bağımlıdır yani fizik zaman ve yaşam düzenimiz, kalp ritmi ile ilişkilidir ve sır burada saklıdır; Aslında insan yüz yaş civarında öldüğü zaman, kalbi çarpan diğer tüm canlılardan çok daha uzun yaşamıştır yani kalbi en çok sayıda artmıştır çünkü diğer çok uzun ömürlü canlılar, bir nedenle hatta çoğu zaman insanın elinde çoktan ölmüşlerdir. Acaba kalp çarpma sayısı bize yaşam ve zaman ölçüsü belirlenmesi yolunda ışık tutabilir mi? Doğum zamanımızı gerçek olarak bilemiyoruz; Çünkü gezegenimizin zaman düzenini çözebilmiş değiliz; hatta bu sırrı çözsek dahi sanki uyum sağlayamayacağız. Önümüzde çok uzak ufuklarda, sisler içinde olsa dahi, evrensel bir formül gözüküyor sanki; madde kütle artıp, zeka azaldıkça yaşam süresi uzuyor ama madde küçülüp, zeka arttıkça yaşal süresi azalıyor, peki acaba maddeyi iyice küçültüp, zekayı çok ilerletirsek? Ama bu henüz ham hayal... Ama madde ötesinin ve sonsuz yaşamın sırrı galiba bu yönde; sadece bir varsayım olarak tabii... R Kompleksi´nin sırrı... Gerçekte, zamanı kalp atış sayısı belirliyor; bu sayıyı belirleyen yer ise beyin kökü ve onu örten R Kompleksi; kalp atış sayısı ve solunum düzeni buradan yönetiliyor; töresel duygularımız, saldırı iç güdümüz, toprağa bağımlılığımız ve sosyal hiyerarşi anlayışımız buradar doğuyor; bu sistem milyonlarca yıllık bir gelişim sonucunda bu hale gelmiş ve hala gelişmekti. Evrensel programcı programı böyle yazmış gibi... R Kompleksi, kalbimizin kaç kez çarpacağını belirliyor, ortama göre ayarlıyor hatta biliyor ve alınyazısı anlayışı da buradan kaynaklanmakta. Gerçek zamanını ve yaşını bilemeyen bizler, ölümle her an yüz yüzeyiz; dinsel ve felsefik dogmalar sonucunda varlığımızın nedenlerini dışımızda arıyoruz ama sır kendimizde saklanıyor; gece olduğunda çevresine göremeyen ve korkan ilk insan, bir kovuğa saklanarak uyumayı seçti ve evrim bu seçimi işleyerek metabolizmamızı belli bir süre için uykuya mahkum etti. Tersi de olabilirdi veya gecenin olmadığı bir gezegende yaşayabilirdik, kimbilir nasıl bir canlı türü olurduk? Uyku zamanı acaba kalp ritminin değişimi nedeniyle nasıl değerlendirilmeli? Çünkü uyurken yaşamımız yavaşlıyor, o dinginliği uyanıkken yakalayabilsek nasıl olurdu? Meditasyon, yoga gibi yöntemler bize bunu bir oranda sağlayabiliyorlar ama zararlı etkilerden ve alışkanlıklardan korunmak şartıyla. Buna karşın, çok üstün zekalı insanların çok az uyuyarak, ömürlerini bitirdiklerini görüyoruz, içlerinde çok kısa veya çok uzun yaşayanları var ama süre ne kadar olursa olsun, onlar yaşamlarına birkaç bin hatta bazen milyon insanın yapamayacaklarını sığdırabiliyorlar. Yukardaki araştırmaya göre beynin yeterli bilinç düzeyinde olması, R Kompleksi´ni etkileyip yeni süreçler yaratıyor. Eğer böyleyse, doğasal kirlenme de dahil olarak, yaşamsal kirlenmeden uzaklaştıkça yaşam süremiz değişebilir. Neye göre mi? Takvime göre değil tabii ki, çünkü değişen beynimizdeki yaşam süresidir ve zamanın gerçek ölçüsü beynimizdedir. Gerçek yaşımızı asla bilemeyeceğiz, bu süreç R Kompleksinde yazıyor ama biz onu okumayı henüz bilmiyoruz, aksine ölümü çabuklaştırmanın yollarını daha iyi öğreniyor ve her geçen an ölüme daha çok koşuyoruz aynen kelebeğin ışığa koşması gibi... İçimizdeki ve bir parçası olduğumuz dışımızdaki kozmik zamana göre, belki bin, belki de bir yaşındayız; bunun önemi pek yok; varsın takvimler olsun; aslında takvimler dünyasal ihtirasların göstergesi olarak çok işe yarıyorlar; varsın öyle kalsınlar. Bilim fiziksel yıpranmayı yavaşlatmaya uğraşırken, bir yandan da daha çok ve daha hızlı öldürmenin yollarını da arıyor. Bu çelişki arenasında, yaşımızın fazla önemi yok sanki, en iyisi takvim kaosundan uzaklaşarak, arzuladığımız yaşı maskara olmadan hissedip yaşayabilmek. Sonuçta zamanı biz belirliyoruz; ölerek ve öldürerek... hürriyetten alıntı.. |
|
|